Gelecekte hem lüks, hem ekonomik     Hüseyin Hatemi ve Sırca Gönüllü Yari     ERKE nin görüntüleri çakma çıktı     Ömer Lütfi Mete nin durumu nasıl?    
Kullanıcı Adı       E-mail              Kayit Ol
 Dolar :  1.2400YTL  Euro :  1.8208YTL
  Ana Sayfa -
Istatistikler -
  Online : 58
  Bugün Tekil : 167
  Toplam Tekil : 695344
  Toplam Haber : 65894
Dost Siteler -
Yetiştin Oyunları
anschauen
Video indir
video izle
donanım-bilgisayar
restorasyon
restorasyon

Devrim Erbil in Mısırlı düşünürden aldığı ders



1971 yılında İskenderiye Bienalinde ikincilik ödülü alan ressam Devrim Erbil in yanına gelen Mısırlı düşünür Mahmut Hilmi ona neden ep ağaç resimleri çizdiğini sordu...

Güzin Osmancık ın röportajı G. OSMANCIK: İlham perisine inanır mısınız? D. ERBİL: Doğrusu tek başına ilham perisine o kadar bel bağlamıyorum. Ben oturayım ilham gelsin, bu bence biraz fantezi. İlham gelecekse, o esin o büyük eserler verdiren, heyecan verdiren, daha farklı bir şey yapmaya yönelten şey, sizi çalışma halinde bulursa işe yarar, ama uyurken gelebilir, düşünürken gelebilir. O zaman gelse ne olur, gelmese ne olur. Resim denilen şey heyecanın bir yere yoğunlaşmasıdır. Ben sevgilerime güvenirim, sezgilerime güvenirim. Ama inanın beni bulacak ta bende en iyi eserimi vereceğim, buna inanmam doğrusu. Çalışma anında beni bulursa güzel bir muhabbet olur; güzel bir eser verebilirim. Sanatçı olarak çok çalışmayı seçtim. Yani herkesin uyuduğu zamanda, herkesin eğlendiği zamanda ben çalıştım. Desem ki 30 yıldır tatil yapmıyorum inanmazsınız. G.OSMANCIK: Sizin için en çok üreten ressam diyorlar bu doğru mu? D. ERBİL: Yani, 80’li yıllarda Türkiye’ye çok değerli bir mimarlık tarihçisi geldi “Sizin için çok üretiyor diyorlar, ne dersiniz?” dedi. Evet ben Akademide gece dersleri verdim, konferanslar veriyorum, bütün bunlara rağmen hiçbir zaman 4 -5 saatten az resim çalışmam olmadı. Bizde ressamlar arasında bir tabir vardır. “Paleti kurumayan ressam” derler, işte onlardan biriyim ben. İşte benim 4 saat çalışmam çok geliyorsa, demek insanlar hiç çalışmıyorlar. Meselâ Cevat Dereli bu güne kadar hiç sergi açmamış. Resim değer kazanmaya başlayınca ben bu mesleği seçerken mesleğimin neler getireceğini düşünerek seçmedim. O insanın içinde önleyemediği karşı çıkamadığı, yapmadan edemeyeceği bir taraf vardır ya. İşte odur beni yönlendiren. G. OSMANCIK: O zaman sanat için içgüdüsel diyebilir miyiz? D. ERBİL: Sanat, pisikofizyolojik bir içgüdüdür. Bilirsiniz içgüdüler önlenemezler. Bir insan için, hayvan için de aynıdır. Meselâ kimse cinselliğe karşı çıkamaz. Resimde öyledir, yemek yer gibi nefes alır gibi. Yani sanatın insanda böyle önlenemez bir tavrı var. O insanı resimle bütünleşmeye, hayatı bütünleştirmeye, davranış biçimlerinde değişik eğilimlerinde daima sanatın içinde bir kişi olarak biçimlendirmeğe yöneltiyor. Aşklarında da öyle, tutkularında da, seçiminde, yaşantısında da bu böyle olunca da resimle senli benli oluyorsunuz. O size veriyor, siz ona veriyorsunuz .Aşkınızı, heyecanınızı, tutkunuzu siz verdikçe mutluluk veriyor, para veriyor, ne istiyorsanız veriyor. Yani gelsin esin diyemiyorsunuz, birden bire o itici güç devrede. İster ilham deyin, ister güzel iki göz, ister güzel bir yüz. İşte o esin perisi bunların toplamıdır, insan onun peşine takılır gider. Hayatımızdan esin perileri de eksik olmasın. Bütün aşklar da birer esin kaynağıdır, bütün acılarda öyle. Kişi bunları yaşarsa ve de birde bunları anlatma gücü varsa yürekten akar. İnsanda onun peşine takılır, koşar. G.OSMANCIK: Tuvalin başına geçip hiçbir şey üretemediğiniz oluyor mu? D. ERBİL: Hayır, işte o bende hiç olmuyor. Gelsin boş tuvaller onu da dolduruyorum. Ben, ne kadar boş duvar varsa içimden orayı doldurmak istiyorum. G.OSMANCIK: Demek ki esin kaynağım dediğiniz olaylardan yeterince faydalanıyorsunuz. D. ERBİL: Benim bu konuda hiç sıkıntım yoktur. Ben bir resimle uğraşmam zaten. Aynı anda 20 tane resim yaparım. Bir yerde resim tıkanır, orada karşımda kalır bitmemiş olarak. Bitmek için zamana, heyecana ihtiyacım var, orada bir mücadele olacak, daha mükemmele ulaşma çabasıdır. Karşımda durur, gelip gittikçe tamamlarım resmi. İlle de bir İstanbul resmi yap derlerse işte o zaman zorlanıyorum. G.OSMANCIK: Sizi tanıdığımdan bu yana tarzınızda büyük değişmeler var daha bir soyut artık çalışıyorsunuz artık. D. ERBİL: Benim 15 yaşımda Balıkesir parkında yaptığım resimler var. Onlarla karşılaştırıldığında pek fazla bir fark yok gibi. Belki bakış açısı değişiyor. Aynı günlerin, iklimlerin, insanların değişmesi gibi bir takım farklılıklar getiriyor insana ama kişilik dediğimiz kişiye özgün, kendine özgün, kendisine sadık kalıp kendi çizgisini kendini tutarlı kılmasıyla olur. Hepsinde ortak bir coşku arayışına bir o küçük çizgilerin yan yana gelerek titreşimlerinin ritmik soyutlamada yani tümünde görüyorum. Ben bu işi çok çocuksu bir duygu ile yapıyorum.  G. OSMANCIK: Resme olan tutkunuzu nasıl fark ettiniz? D. ERBİL: İlkokulu Balıkesir Gazi Okulunda okudum. Okulda yarışmalar olurdu. Şiir, edebiyat, öykü onlarda derecelerim var. Onlar beni olgunlaştırdı, ben duyarlılığımın kaynağını orada buldum. Sırrı Özbay, Ahmet Uzelli, çok saygı ile anmak isterim onları. Balıkesir’deki Öğretmenlerim. İtalya’yı anlatmıştım öyle haritalar çizerek. Hatta rahmetli Perihan Ege ben onu talebe sanmıştım, meğer resim öğretmeniymiş. O benimle çok ilgilendi, sonra lise sonda bir tatil sonrasında resimler yapmıştım. Hemen çerçeveler yapıldı. Büyük bir sergi açtım orada. Lisede çok başarılı bir öğrenciydim ama bir noktayı vurgulamak istiyorum. O zaman Üniversite sınavları falan yoktu, notumuza göre okula girebiliyorduk. Çok başarılı bir öğrenciydim ve her yere girebilirdim. Yani insan bir şeyi çok isterse, severse gönlünü ona verirse olmaması mümkün değil. G. OSMANCIK: Sanatçıların belirli yaşlarda belirli devreleri vardır, sizin böyle devreleriniz var mı? D. ERBİL: Çok devreye açık değilim, benim tek bir devrem vardır. Bu bir bakıma benim avantajım. Picasso’nun bir sözü vardır “Ben aramam, bulurum” diyor. Ben de biraz erken buldum galiba bazı şeyleri. Kişiliğimi, kendime sadık kalmayı, kendimin ne yapıp ne yapamayacağımı erken fark ettim. Çünkü bir insanın kimliği yaptıkları ile değil, yapmak istedikleri ile de sorgulanır. Biz de düşünüp eyleme geçiremedikleri pek fazla önemsenmiyor. Ben daima kendime sadık kaldım. Ne yapıp yapamayacağımı saptadım. Erken çizgimi buldum. Yolumdan sapmadım, yolum iyiydi. O yolun temelinde içtenlik vardı, sevgi vardı, duygu vardı inanç vardı. Mesleğe inanç vardı, kendi değerlerime olan inanç vardı. Ben geleneklerime çok sadık bir insanım bence aile çok kutsaldır. G. OSMANCIK: Ama 3 evlilik yaptınız, evliliklerinizde muvaffak olamadınız? D. ERBİL: O farklı bir olay. İki ressamın bir arada olması biraz zor olsa gerek. Ama şimdi hâlâ çocuklarım birbiri ile görüşür eşlerimle görüşürüm. Pişmanlığımız kırgınlığımız yoktur ama birlikte yaşamak farklı şeydir. Birlikteliklerde bir kişi daha fazla özverili olmalı, dengeli olmuyor yani işin zorluğu orada. Yalnız kalmak istiyorsunuz, kendi dünyanızda olmak istiyorsunuz. Eğer sizi anlayabiliyorsa olur ama genelde o anlam boyutu herkesin kendine göre oluyor. Ben pişman değilim, hepsi bana çok güzel çocuklar verdiler. Keşke yapmasaydım dediğim bir şey yok ama ben tek başıma yaşadığımda daha verimli olacağıma inandığım için ayrıyım. 16 senedir tek başıma yaşıyorum..Çocuklarıma benim adımı yaşatacak bir vakıf bırakmak istiyorum. G. OSMANCIK: Mavi ve Yeşilleri çok fazla kullanmışsınız, artık iç dünyanızda bir durulmamı var? D. ERBİL: Benim iç dünyam durulmaz. Belki zaman içinde belli bir olgunluğa gelince diyebilirim. Ama ben hâlâ o yaşa gelemedim. İçimde hep böyle bir coşkuyla gidiyorum. Bu coşkuyu bir yerde bir sükûnetle dengelenmek durumundayız. Belki bu resimlerde benim içimde olan coşkuyu dengeleyen bir unsur oluyor. Sanatçı sadece o duygusunu anlatmıyor, acıyı anlatmıyor. Bir sanat eseri, yaşamın da dengelenmesidir. Ben de o coşkuyu bu yaşıma geldim durduramadım. O devam ederken bu denge, bu dinginlik o huzur veren rahatlatan iç dünyayı dinlendiren bir ritim veriyor. Mavi, yeşil iç dünyayı dinlendirir. Ben neden bu renkleri kullanıyorum diye sanat psikolojisi ile uğraşan Erman Sarıçay hakkımda uzun bir yazı yazdı. Mavi, yeşil bir iç zenginliktir diye. Bunlar soğuk renklerdir ama insanın iç sıcaklığının dengelenmesi gerekir. Bir sanatçının coşkusu asla bitmemeli yoksa üretemez. G. OSMANCIK: Bundan sonra ki hedefleriniz nelerdir? D. ERBİL: Bu dünyadan gelip geçiyoruz, insanların yaptıkları ilgi görüyorsa, hayırlarla anılıyorlarsa bence bundan daha güzel ne olabilir ki. Maddi varlık ne olacak, manevi güzellik, gönül varlığı önemli. Yetenekli çocukların yararlanabileceği onlara destek olacak bir vakıf düşünüyorum. Bu olayın sanat yönü, sevgi yönü, fedakârlık yönü. Annem dünyanın en özverili insanıydı, babam da öyle ama İstanbul’da okumak kolay değildi. Kendim kazandım ve çalıştım. Hatta Balıkesir Bandırma tren yolunda işçi kadrosunda bile çalıştım. Sabahın erken saatlerinde derezinlerle gidip gelirdim işe. Öyle yetenekli çocuklar var ki onlara destek olacak hem de benim ismimi yaşatacak bir vakıf bırakmak istiyorum. Şu an Kadıköy’de bulunduğum atölyemi çocukların da rızasını alarak hem onlara da fayda sağlayacak, hem de benim ismimi yaşatacak bir vakıf haline getireceğim. Şu an orada kabiliyetli çocuklar çalışıyorlar ve herkese açık, gelip çalışabilirler. Benim çektiğim sıkıntıları onlar çekmesin istiyorum. Her türlü imkânı sunuyorum onlara. Orada mutlu ve üretken olarak çalışıyorlar. “İnsan bu dünyadan gelip geçiyorsa, yaptıkları da akıp gidiyorsa, insanlar bundan hayırla söz ediyorlarsa, bence iyi insan olmak iyi sanatçı olmaktan çok daha iyidir”. G. OSMANCIK: Toplum için düşünceleriniz, bu işe gönül verenlere önerileriniz nelerdir? D. ERBİL: Herkes işini çok severek ve en iyi şekilde yapmalı, bilgelikle yapmalı ve en doğrusunu yapmalı. Bu olduğu zaman inanın ki her şey düzelecektir. Bir öğretmen iyi öğretiyorsa, bir usta işini iyi yapıyorsa, bir işçi işin hakkını veriyorsa, emeğini katıyorsa her şey inanın çok güzel olur. Köşe dönme, çok kolaydan başarı bekleme, bunlar batının materyalist düşüncesinin sonuçlarıdır. Bakın ben 1971 yılında İskenderiye Bienalinde ikincilik ödülü almıştım, bir de İran’da Saray Kraliyet ödülüm vardır. Mahmut Hilmi diye bir Mısırlı düşünür benimle geldi konuştu. Eskiden hatırlarsanız hep ağaçlar falan çizerdim. Burada yine resimlerimde ağaçlar var. Bana sordu neden ağaç resmediyorsunuz diye? Siz de aynı topraklarda, aynı iklimde yaşadınız. Balıkesir’de okul yolunda çitlembik ağaçları vardır. Belki hayatıma o zaman girdi ağaçlar. Balıkesir’de bizim bahçe içinde evimiz vardır, pencerelerinden badem ağaçları girerdi içeri. Çocukluğum hep böyle ağaçlar içinde geçti benim. “Tamam ama yeterli değil bunlar” dedi. Peki, sizce nedir dedim. “Bakın Batı Kültürüyle Doğu Kültürleri arasında şu temel fark vardır” dedi. “Batı kültürü materyalist, Doğu kültürü içe yöneliktir, iç zenginlik ve derinliğe dayalı bir kültürdür.” İslâm kültürü iç zenginliği aşılamıştır kişilere. Onun için örnek olarak İslâm kültürü, yani kendi kültürümüz ile sahalara çıkmalı gençler. www.sanatalemi.net
2008-02-06

Bu Haber : 55 Defa Okunmustur
 En Çok Okunan Haberler
Hayret, kimse sesini çıkarmadı
Kırık gururlar...
Gerilim, tansiyon kime yarar?
KÖŞK'TE GÜVENLİK KORKUSU MU VAR?..
Halimiz duman
Piyasalar paraların değerinin düşmesini istiyorlar